Platon ve Ölüm
Bir gün küçük bir arkadaşım bana şöyle demişti:
Bir hayal gördüm. Uzaktan dünyaya bakıyordum. İnsanları bir kafes içindelerdi. Kafesin farkında değillerdi.
Bana bunu söylediğinde on yaşındaydı.
Maalesef çocukluk, bu hapishanenin ağır ve müebbet inşasıdır.
Bir çocuğun üzerinde tahakkümü olan her güç ünitesi; çekirdek aile, geniş aile, okul, kültür, din, toplum, devlet bu inşaatta çalışan işçi, kalfa, şef, müteahhit, mühendislerdir. İnsanlık ya da “Sistem”in bu bileşenleri, orada yaşadıkları, olan biteni oradan gözüktüğü kadarıyla algıladıkları için, çocukluğa tutsaklığı öğretir. Yetişkinliğin otoritesi sayılan bu güç ünitelerinin hayata dair bildiği, bu hapishanedir, çocukluğa bu hapishaneden yaşamayı modellerler. Çocukluğumuz özgürlük aşeren mayamızın yerleşmekte zorlandığı, naif bir isyankârlıkla karşı çıktığı bu tutsaklığa alışmak için kendimize ihanetle geçer.
Platon’un Devlet1’te anlattığı “Mağara Alegorisi”nin girizgâhı şöyledir:
“… Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyor ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. … Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor. … [Bu durumdaki insanlar] ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi? … Bu zindanın içinde bir de yankı düşün. Geçenlerden biri her konuştukça, mahpuslar bu sesi karşılarındaki gölgenin sesi sanmazlar mı? … Bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz ister istemez, değil mi?”
Çocukluk zamanla Platon’un tasvir ettiği mağarada zavallı ve bedbaht yerini sabitler, gerçeklik yerine gölgeleri, akisleri izlemeye koyulur, derin bir galatıhis ve aklıselim fukaralığı içinde yetişkinliğe yol alır.
Çocukluktaki hapishane inşaatı fizyolojiden başlar. İnsan doğduğunda, debisi bir taşkına sebebiyet verecek derecede arttığında suyunu kesme becerisi olan dere yatağı gibidir. İstisnalar hariç bütün yeni doğanlar yoğun uyarılma altında kaldıklarında “kapatma”ya, suyu kesmeye erişimleri haiz olarak doğarlar. Fakat biliriz ki suyu kesmek, yatağı kurutur, canı öldürür, çölleştirir. Esas olan debi arttığında yatağın genişlemesi, suyun akmaya devam edebilmesidir. Çocuk bunu tek başına yapamaz, bunun ona gösterilmesi, modellenmesi gerekir. Söz konusu modelleme sadece bunu becerebilmiş bir yetişkinin koşulsuz, kendi yerleşik mevcudiyetiyle çocuğun yanı başında olabilmesiyle mümkündür. Lakin ayağı prangalı, mahpus yetişkinlerin bunu yapacak mecali yoktur.
Tazyik arttığında suyu kesmek dışında bir yol öğrenemeden, suyu kese akıta kese akıta yetişkinliğe doğru boy atar, kilo alırız. Pusulamız hep büyüklerin nasıl yaşadığıdır.
Bu pusula bizi yanlış yollara sevk eder. Suyu kesmeyi, içimizdeki merakı, canlılığı, neşeyi kurutmayı, dayatılmışı kerteriz alır, çölleşmeyi öğrenerek hapishane inşaatının temelini sağlamlaştırırız.
Hapishanedeki yetişkinlik, diğer bir deyişle yukarıda bahsettiğim güç otoriteleri, kalbi özgürlük için atan çocukluğu; kâh koşullu sevgi, kâh dogma, kâh utandırma ve suçlama ama en çok da bilgeleşememiş kendilikleriyle, bilinçli ya da bilinçsiz mahveder. Sorun yetişkinlerde değildir, sorun yetişkinlikte, yetişkinlerin de hapishanede olmasındadır. Sorun çocukluğu hapishane inşaatıyla bozguna uğratılmış yetişkinliktedir.
Buradaki ironi şudur: Yetişkinlik bu hapishaneyi fark etmekle ve “Ben buradan nasıl çıkarım?” sorusunun peşinden oradan oraya savrulmakla heba olur.
Bu döngüyü kırmak imkânsız olmasa da çok zordur. Çoğu zaman ergenlik bunun için bulunmaz bir fırsattır fakat eski toplumlardaki erginleşme ritüelleri 21. yüzyıl gündeminde artık terk edildiğinden bu fırsat çoktan tepilmiştir. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş bu dünyada geçirdiğimiz zamana, yaşa, büluğa ermeye göre belirlenir, partilerle, çemberlerle “kutsanır” olmuştur. Böyle olması kederlidir.
Gerçeklik için gerçek lazımdır. Birçoğumuz için bu hapishaneyi görmek büyük bir acı yaşamakla mümkündür. Şükür ki hayat acı konusunda eli açıktır.
“Ortalama” bir çocukluk geçirmedim. Çok sevildim, şımartıldım, anneme ve babama minnettarım. Ama pek tabii ki ben de hapishanedey(d)im. Güneş ışığının aydınlattığı gerçekliğe değil de mağara duvarındaki gölgelere baktığımı fark etmem ergenliğime denk gelir. Ölümün her türlüsü, sonların, bitişlerin hepsi, hapishaneyi yıkmaya dair bir devrimdir, orak çekiçtir keza.
Çocukluk evimizin salonunda, yemek masasında okul arkadaşımla Sabahattin Ali edebiyatı üzerine dönem ödevi yapıyorduk, lise birdeydik. Salonun oturma kısmında bir iki insan vardı, annem ağlıyordu. Aslında hep bildiğimiz, bilip de bilmezden geldiğimiz “bilinmezlik” salondaki koltukların birine oturmuş, beni hususi eğitimine almıştı. Babama kanser teşhisi konmuştu.
Çok hastaydı ama iyileşecekti; hâla duruyor mu bilmem, o zaman Benetton diye bir marka vardı. Babam iyileşecek, ben üniversitede okurken bir yandan ders verecektim (Matematik ve İngilizce dersleri verdim), param olacaktı ve rengârenk Benetton eşofmanlarım. Babamla sahil yolunda yürüyüş yapacaktık. O yürüyüşleri hiç yapamadık.
Rengârenk eşofmanlarım oldu, çok sonradan.
On beş ve on yedi arası kâbustu. Babam hastanelerde, ameliyatlarda, kanserinin beyne metastazıyla terminal evredeydi. Okuldan eve geldiğim bir gün babamın artık yürüyememeye; diğer gün görmemeye, bir diğeri ise konuşamamaya başlamasının miladı olurdu. Annemle babamın odası, banyonun hemen yanındaydı, banyoya giderken eğer yatağındaysa, acaba yaşıyor mu diye nefesini kontrol ederdim. Yaşıtlarımın mezuniyet kıyafeti seçtiği, üniversite sınav stresi yaşadığı, âşık olduğu zamanlarda, ben babamın çiş yaptığı ördeği tuvalete boşaltırdım. Babamı gündüzleri yattığı salon ve geceleri yattığı yatak odası arasında sandalyeyle taşırdık, annemle. Ellerim nasır tutmuştu. Bir gün Boğaziçi’nde bir arkadaşım ellerimi görüp bana “Ne o sen tarlada mı çalışıyorsun?” demişti. “Yok ben babamı taşıyorum,” diyememiştim.
Çok yalnızdım, ablam Amerika’da, annem ölümle hayatın eşiğindeydi.
Sonra babam öldü. Bilinmezliğin tek bilineni, ölüm, bana hapishaneyi gösterdi, çıkış yolunun, özgürlüğün, bilinmezlikten geçtiğini. Birden olmadı, ama peyderpey, düşe kalka, acıya kanaya, hapishaneden kaçmanın bilinmezliğe boyun eğerek mümkün olduğunu öğrendim, hâlâ da öğrenmeye devam ediyorum. Hayat acıdan yana bonkör, zira.
Gurdjieff, “Hapishanedesin. Hapishaneden kaçmak için hapishanede olduğunun farkında olman lazım. Özgür olduğunu düşünüyorsan, kaçamazsın,” demiş.
Aslında hepimiz hapishanede olduğumuzun farkındayız. Çocukluğumuzda içine yerleştirildiğimiz, yerleştiğimiz hapishaneden çıkmak için kuş gibi çırpınıp duruyoruz. Gerçek alnımızda yazıyor, görmediğimizden okuyamıyoruz.
İşimiz birbirimize alnımızda ne yazdığını sesli okumak, belki.
Mağaranın içindeyken.
Ot Dergisi, Haziran 2026
Platon, (1999) Devlet, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.



Sevgili Sepin çok güzel bir yazı.Ellerine sağlık.Okurken duyguyu(ları) yazıya dökebilmek; güzel ve bir o kadar
cesaret isteyen ve marifet isteyen bir iş dimi? Benetton hala var;)
A love story beautifully told dear Sepin, kalemine saglik…love how you portray the normalcy of life, how the cave is known to some and not to others and how painful life is among all of this and in the end it is all about the love♥️