… Ve siz semereli olun, ve çoğalın; yeryüzünde türeyin ve onda çoğalın.
Ve Allah Nuh’a ve kendisiyle beraber oğullarına söyleyerek dedi: Ve ben, işte, ben sizinle, ve sizden sonra zürriyetinizle, ve sizinle beraber olan her canlı mahlûkla, gemiden çıkanların hepsinden bütün yerin hayvanlarına kadar, sizinle beraber olan kuşlar, sığırlar, ve bütün yerin hayvanlarına kadar, sizinle beraber olan kuşlar, sığırlar, ve bütün yerin hayvanları ile ahdimi sabit kılıyorum. Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım; ve bütün beşer artık tufanın suları ile kesilmeyecektir, ve yeryüzünü helâk etmek için artık tufan olmayacaktır. Ve Allah dedi: Benimle sizin, ve ebedi devirlerce sizinle beraber olan her canlı ile mahlûkun arasında yapmakta olduğum ahdin alâmeti şudur: yayımı buluta koydum, ve benimle yerin arasında bir ahit alâmeti olacaktır. Ve vaki olacaktır ki, yerin üzerine bulut getirdiğim zaman, yay da bulutta görünecektir, ve benimle sizin ve yaşayan her beden sahibi mahlûkun arasında olan ahdimi hatırlayacağım, bütün beden sahiplerini yok etmek için sular artık tufan olmayacaktır. Ve bulutta yay olacaktır; ve Allah’la yer üzerindeki bütün beden sahiplerinden yaşayan her mahlûk arasında olan ebedi ahdi hatırlamak için onu göreceğim. Ve Allah Nuh’a dedi: Benimle yer üzerindeki her beden sahibi arasında sabit kıldığım ahdin alâmeti budur.
Kitabı Mukaddes, Tekvin, BAP 9
Ta milattan önce iki bin yılında Mezopotamya’da görülmüş olan kemerin (arch) sistematik kullanımı Romalılarla başlamıştır. Kemer, monoteist bütün inançların mabetlerinin, özellikle de kiliselerin alametifarikasıdır. Mimari sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı “architecture”ın kökü, “arch,” işte bu kemerdir. İnsan ilişkilerinin yapısını kemerin mimari yapısına benzetirim. İlişki, başlangıçta kemerin ayakları gibi tarafların kendilikleri üzerinde inşa olur. Hatta birçok ilişki taraflarının teklikte birleşmesini, kemer inşasını ıskalar, yan yana duran iki sütun misali, yan yana durmakla iyice katmerlenen yakıcı ve yıkıcı bir yalnızlık içinde yarım yamalak bir varoluşla geçer gider. Görüntüde ilişki denen ilişkilen(e)memek olur, fark etmeden içinde yaşar, içinde ölürüz, yaşarken ölmek çok pistir halbuki. Kemere dönüşememiş ama dimdik ayakta iki sütun, dikeylikte, yaklaşmaktan kaçınmakla sabitlenen bireysellik elden gitmesin diye çabalar durur. Halbuki kemer farklıdır. Sütunları, ayakları birbirine bağlar, onları birleştirir. Bununla kalmaz, üzerine gelen duvar ağırlıklarını ayaklar üzerinden yer çekimine bindirir, taşıyıcıdır. Üzerindeki yükü tarafların yere yıkılma meylini kullanarak karşılaması doğasındandır. Kemer gök ve yer çekimi, yükselme ve bırakma arasındaki geçişi sağlar. Ahdin alâmetidir.
Gerçek ilişkiler işte bu yüzden kemere benzer. Monoteizmde gökte arananın, animizmde yerde bulunanın tezahürü gibidir, ilişki. Tanrının dünyada cehennemi yaşayan insanıyla ahdinin alameti, suların artık tufan olmayacağı sözü, buluta kondurduğu yayıdır. İki insanın nihayetinde kendilik denen sisi arkasında bırakması, netleşmesi ve birbirine yaklaşma yürekliliğini göstermesiyle, hayatın her türlü ağırlığını tarafların kırılganlıklarını kullanmak suretiyle kaldırır, bana mısın demez. Bunu yaparken de dünyanın zekâsı, yer çekimi devreye girer. Tek başınalığa gelen yükler, birliktelik gerçekleşince yük olmaktan çıkar, dünyaya iletilir. Merhaba animizm, bay bay monoteizm.
Kemere dönüşemeyen her ilişki teşebbüsünün gerçek tanımı ilişkilen(e)memektir, aslında. Keza ilişki kemeri örülememişse, kendini gerçekleştirme gailesiyle birlikte tekliğe varılamamışsa, ilişkilenilememiştir. Ancak ayakları kendiliklerini tutarken tekliğe, birbirlerine doğru eğilenler kemer olabilmişlerdir. Kendiliğini direten insan yalnız ve parça parça ayrılarak kırılmaya meyilli bir varoluş haline mahkûmdur ve bunun kırılganlıkla alakası yoktur. Sistemin dayattığı bireyselliğin sonucunda kendine yeten donanımlarımızla dimdik ve yalnız başına depresyonlarımızda varoluşumuz işte bu yüzden ironiktir. Yalnızlık, evet, Allah’a; yan yana durarak ilişkilenmeden yalnızlık ise depresyona mahsustur.
Her ilişkinin olmazsa olmazı çatışma çoğu zaman bizi korkutsa da aslında ilişkinin can suyudur. İlişkiyi, insanın sığındığı evin temelini zayıflatan sarsıntılar gibi algılansa da aslında heyecanla, hevesle, kör topal ve gelişigüzel üst üste konulmuş tuğlaların harcıdır çatışma; iş ki harcı karmış olalım. Tutması için tek bir şart vardır, onarım. İlişkinin devamının, birlikteliğin selametinin mutlak belirleyicisi çatışma sonrası onarım kapasitesidir. Kemerin ayaklarının tuğlalar arasında harçların maharetiyle sağlamlıkla yükselmesi gibi, ilişki de taraflarının çatışmalarının farklı şekillerde onarımıyla zenginleşerek devam eder. İçten bir özür, narin bir dokunuş, müşfik bir gönül hatta alttan alma, diğer tarafın saçmalamasına özveriyle göz yumma bu harçlardan bazılarıdır. Maalesef çoğu zaman onarıma tenezzül etmez, ilişkiye ve aslında kendimize yazık ederiz.
Amma velakin kemerin ayakları, ilişkinin tarafları birbirlerine çırılçıplak eğilmeye, kendilik diye bildikleri zalim stabiliteden bükülmeye başladıklarında artık bu harçların ötesinde bir şeye ihtiyaç duyulur. Harcın artık tek başına işlemediği bir yer vardır tarafların birbirine en yaklaştığı o zaman / uzayda. Matematikteki çatallanma (bifurcation) teorisinin öngördüğü gibi, bahsettiğim o yerde harç tutmaz çünkü yapılan tercihle denge noktasının ortadan kaybolması ve yeni bir dengeye yönelim söz konusudur. Sahneye başka bir şey çıkar: Kilit taşı. Kemerin tam orta yerinde, en yüksek noktasında bulunan, kemerin taş örgüsünün “kilit”lenmesini sağlayan taş. Kilit taşı bütün yapıyı birbirine kenetler, kilit taşının çıkarıldığı bütün kemerler yıkılır. Ne tezattır ki kilit taşı, yapının yıkılabilirliğini kullanarak yapıyı birlikte tutar. Kilit taşı, “bana yaslan” der, “arkanı bana ver, omzunu.” “Ahdin alametinin kilidiyim ben, ondan.”
İlişkideki kilit taşı anlamaktır.
İlişki kendini keşfetmen için önüne bir hediye paketi bırakır, açmak ya da açmamak senin kararındır. Rainar Maria Rilke’nin dediği gibi:
Aşk ve ölüm bize verilen muazzam hediyelerdir; çoğunlukla açmadan geçip (göçüp) gideriz.
Anlamak aynı anda bir elinle kendi paketini diğer elinle ilişkide olduğun kişinin paketini açmaktır. İki kümenin kesişmesi gibi algılansa da anlamak aslında A ve B kümesinin tamamen üst üste binmesidir. Anlamak sevişmek gibidir, anlayınca iki bedenin bireyselliği kalmaz, ikilik yok olur, birlikteliğin tekliği kalır, kendini ve karşındakini anlamak tek bir anlayışa evrilir. Aşk gibidir anlamak, iki objenin birbirini sevmesinin nesnesiz ve tek başına özne olarak kalmasıdır. Anlamak kalp kırıklarının içindeki gizli neşedir. Anlamak kemerdeki kilit taşıdır, birbiri üzerine yıkılabilme olasılığını kullanarak tarafları başka hiçbir bağın asla cüret edemeyeceği kırılganlıkla bir arada tutar. Anlamanın İngilizce karşılığı “understand” sözcüğünde etimolojik olarak uzayda konumlanmaya bir işaret vardır, altında (under) durman (stand) gerekir ki anlayabilesin (understand). Altına, yeraltına geçmen gerekir ki anlayabilesin.
Anlamak, kilit taşı gibi yaslan bana demektir, yıkılabilirliğini, kırılganlığını ver bana, tutmaya razıyım. Kendi kırılganlıklarıma rağmen, ve onlar sayesinde, senin kalbinin kırıklarını tutmaya razıyım. Senden razıyım demektir, anlamak, senin kilidini açmaya, senin kenedin olmaya varım.
Anlamak seni seviyorum demektir.
Anlamak, seviyorum demek, yer çekimiyle göğün çekimsizliği arasında anlamlandıramadığımız her şeyi tanrısal bir görüşle, başkasında kavramaktır. Anlamak huzur, neşe ve yasın birlikte hüküm sürdüğü o a-ha anıdır, en saf ibadettir.
Anlamak sevmektir.
Gelin görün ki kilit taşında buluşmak çoğu zaman imkansızdır. Taraflar birbirine iyice yaklaştığında çocukluğun görünmeyen zebanileri, yaralarımız berelerimiz beliriverir; sevilmemiş olmak, şiddet görmüş olmak, koşullu sevilmiş olmak, terk edilmiş olmak ve daha niceleri… Çocukken bize “karşı” yapılmadığını, bize değil bize bakan sözde yetişkine ait olduğunu katiyen anlamadığımız her şey gelir, kilit taşını oturtmaya çalışan zavallı bizlerin elinden alır, hışımla yere çalar, un ufak eder; yetmez, kırık parçalarını marifetmiş gibi elimize verir. Harçlana harçlana oya gibi işlenenin ortasına kilit taşını yerleştirmek imkansızlaşır. Kilit taşı başka yüklerle yerleştirilemez keza, hafiflik ister, nötrlük, etrafında kalabalıkla mesai yapamaz, salt kendi varlığıyla bütün yapıyı ayakta tutacak olandır.
Anlamak ilişkinin sihridir ve arkadaşlığın ilişkilerin en kıdemlisi olarak azamet ve ihtişamla arzıendam eylemesi işte bu anlamak meselesini çelmesiz, tekme tokatsız, yüksüz kotarabilmesindendir.
Arkadaşlık seçimdir. Otomatik değildir. Arkadaşlık mesaidir, üzerinde çalışılmış olmaktır. Arkadaşlıkta her şeyi kaldıracak bir dna, ortak bir bağ yoktur. Yakınlığın emaresi sevişmek yoktur. Arkadaşlıkta sevgililikteki kimya yoktur. Arkadaşlık laissez faire bir müessesedir, serbest ekonomidir, Nuh’un gemisidir. Bütün bunlar diğer ilişki türlerine kıyasla devamlılık olgusuna engel teşkil eder. Ama ilişkinin sihri organik olmayan nedenlerden ötürü birlikte kalmak değil anlamaktır ve anlamak arkadaşlıkta temizdir, basittir, ferahtır. Hal böyle olunca arkadaşlıktaki onarım kapasitesi diğer yakın ilişkilerdekinden belirgin bir şekilde ayrılır. Sevgililik, kardeşlik, anne/baba-çocuk ya da çocuk-anne/baba ilişkilerinde onarım, mevzubahis ilişkilerin doğasındaki “biricik”lik vurgusundan müsebbip buhranlıdır, çatışmalar her zaman olduğundan daha kişisel alınır, daha çok acıtır, bırakamadığımız kendiliğimize saldırı olarak algılanır. Bu ilişkilerde çatışma bırakmamız gereken benliğimize daha da tutunmamıza yol açan tatsız bir oksimoron ihtiva eder. Arkadaşlıktaki akraba bağının eksikliği ise Budist öğretilerdeki tanık olma ve özdeşleşme döngüsünü kusursuzlaştırır, kimsenin dediği-ettiğinin varoluşumuza tehdit ya da hakaret, bizi ortadan kaldırmaya yönelik gaflet olmadığını görmek, arkadaşlıkta, işte bu yüzden daha kolaydır. Arkadaşlıktaki kilit taşı çok kuvvetlidir.
Tevekkeli arkadaş asil bir sözcüktür, yıllar içinde başına kız ve erkek sözcükleri getirilerek sulandırılmaya çalışılmış olsa da asla bu oyuna gelmemiş, kirlenmeyi reddetmiştir. Dost gibi ikinci bir anlam edinmemiştir, haşa. Sevgiliye mesela, canım denir, bebeğim denir, kuzum denir, çok şeyler denir ama arkadaş sözcüğü o dümene girmez. Arkadaş arkadaştır keza, eğilmez ve bükülmez. Arkadaş arkanı kollar, omuz verir. Arkadaşlık ilişkisinin netliği arkadaş sözcüğünün netliğindendir. Bu netlik kilit taşının mukavemetidir.
Arkadaş, arka-daştır, omuz-daştır, ayak-daştır.
Galip Paşa Camisi, Bağdat Caddesi’nde, Erenköy’de, hemen köşede. O zaman yeşil boyalı ahşap bir camiydi, şu an neye benziyor bilmiyorum, geçmişin ağzına sıçılıyor bu memlekette, sıçmışlardır. Babamın cenazesi, 17 yaşındayım, annem rüzgârda salınan bir peçete gibi, varla yok arası, varlığı yokluğunun altını siyah keçeli kalemle çiziyor. Cenazelerime katılımı davetiyeye bağlayıp kontrol altına almam o zamandan kalma herhalde, lise grubuna Boğaziçi arkadaşlarım katiyen cenazeye gelmesin demişim. Hepsiyle yeni tanışmışım, herhalde kendimi koruma bu, bilmiyorum ve kim bilebilir. Annemin ve babamın arkadaşlarının bakışları beni boğdu boğacak, cenaze sahiplerine öyle bakılması yasaklansın, e mi? Camiye giriyorlar çıkıyorlar erkekler böcek sürüsü gibi hep bir hareket halinde, Allah hepsinden razı olsun. Ben hep yere bakıyorum, başka bir şey yapamıyorum, mütemadiyen yere bakmam ondan. Birden kendi ayaklarımın yanına bir çift siyah bot geliyor. O botlar bana sırt oluyor, omuz oluyor, el oluyor, ayak oluyor, bana her şey oluyor o botlar.
Arkadaşlık işte o siyah botlardır.
Bu yazı Ot Dergi Eylül 2026 sayısında yayımlanmıştır.




